Soğuklara Alışmış 'Alıştırılmıştık' Oysaki!



Soğuklara Alışmış ‘’Alıştırılmıştık’’ Oysa ki !

Bir sabah kalktığımızda güneş tepemizde ahenkle dans ederken, tenimizde bıraktığı sıcaklık hissi bizlere ‘’İşte Bahar Geldi’’ dedirtecek mi eskisi gibi ?

Öncelikle bilimsel olarak 21 Mart gece gündüz eşitliğinden bahsetmek isterim.

21 Mart günü: Kuzey ve Güney Yarım Küre, Güneş ışınları öğle vakti Ekvator’a 90°'lik açı ile düşer. Gölge boyu Ekvator’da sıfırdır. Güneş ışınları bu tarihten itibaren Kuzey Yarım Küre’ye dik düşmeye başlar. Bu tarihten itibaren Güney Yarım Küre’de geceler, gündüzlerden uzun olmaya başlar. Kuzey Yarım Küre’de ise tam tersi olur. Bu tarih Güney Yarım Küre’de Sonbahar, Kuzey Yarım Küre’de İlkbahar başlangıcıdır. Aydınlanma çemberi kutup noktalarına teğet geçer. Bu tarihte Güneş her iki kutup noktasında da görülür. Dünya’da gece ve gündüz süreleri birbirine eşit olur. Bu tarih Güney Kutup Noktası’nda altı aylık gecenin, Kuzey Kutup Noktası’nda ise altı aylık gündüzün başlangıcıdır.

Kusursuz bir düzen mükemmel bir işleyiş daha ne denilebilir ki! Sadece 21 Mart günü gece gündüz eşitliğini değil, evrenin tamamı mükemmel bir akış içinde. Evren: İçinde milyarlarca gökcisminin bulunduğu sonsuzluk ve onun içindeki varlıklar bütünüdür. Yani evrenin içinde ‘’insan dışında’’ gördüğümüz ve göremediğiz canlı ve cansız her şey kusursuz bir düzen içinde…

Düzenin dışında tuttuğum ‘’insan’’ tarih boyunca hep düzen bozucu olarak adlandırılması şahsımca yanlış olmaz. Nerede bir düzensizlik varsa orada insan vardır. Başka bir söyleyişle insan yaşadığı yerde kendi kanunlarını kendi koyar. O yüzden ‘’adalet’’ tarihin belirli dönemlerinde iyi sağlansa da çoğu kez zalimler tarafından sabote edilmiştir.

Her şeyi geride bırakmış toplumlar olarak en kötüsü nefes alıp verebiliyoruz. Kısa bir ömrün aldıkları ve verdiklerini kıyaslamak istemem ama çoğunlukla hayat bizden alıyor.

‘’Zaman asla insanlara acımaz kesinlikle acımadı ve acımayacak’’

Sert bir vuruşla nakavt eder insanı farkında olmadan, sadece kendine güvenen ve inanan insanlar hariç… Çocukluğuma ineyim en iyisi belki birkaç örnek bulurum. Geçmişte o yıllar mahalle aralarında top oynar mahalle maçları yapardık. Mahalle maçı dememe bakmayın sadece bir kaç sokak ötede ki çocuklar işte. Yine bir gün okulun bahçesinde maç yaptık ve birkaç sokak ötedeki çocuklara yenilmiştik. Moralimiz bozulmuştu maçtan sonra aramızda konuşurken iyi hatırlıyorum arkadaşın biri demişti;

‘’Oğlum yarın ‘’ölesiye’’ oynayalım ve yenelim şunları’’

Bizde birlik ve beraberliğin vermiş olduğu güçle ‘’Haklısın oğlum paramparça edelim şunları’’ demiştik. Ve nitekim yarın oldu her zaman ki yerde maç yapmak için yenildiğimiz çocukları bekledik. Sonunda rezil olmakta vardı ama geldiler ve geldikleri gibi de gittiler.

Peki neydi o gün kazandığımız maç? Ölesiye oynamıştık. Yani gücümüzün en son yettiği ana kadar mücadeleyi bırakmamış ve inanmıştık. İşte tamda buydu anlatmak istediğim. İnançla mücadele birleştiğinde akıl almaz bir kuvvet doğuyor.

İnanmak başarının yarısıdır derler evet doğrudur. Beyin odaklanmalı başarıya tabi savaşa silahsız da gidilmez hani. Yani demek istediğim hepimiz bir şeyleri başarma isteği ile yaşarız öğle değil mi? Lakin başarıyı istemekle, başarmak ayrı bir şeydir. Elbette ki başarmadan önce istemek kesin, istek olmadan başarı gelmez. Eyleme geçmek, başarı yolunda ki engellere aldırmadan tek tek engelleri aşmak.

Bir insan başarının tadını çocukken tatmalı, çocukken başarı duygusunu yaşayarak büyüyen kişi ödeyeceği bedelden kaçmaz ve korkmaz. Her başarı bizden bedel ister, eyleme geçmemizi ister, çünkü hayat karşılaştığımız değil verdiğimiz tepkilerdir. Bir insan tepki ve davranışlarından eminse sonucunu bilendir.

Zaman bizlerden en çokta bu nokta da zaafa uğrattı.

Dönüp geçmişe baktığımızda başarılı olduğumuz şeylerde mutlaka çocukken birileri, bir şeyler bizi güçlendirmiş ya da öz güvenimizi sarsmış yapamam korkusu kene gibi yakamıza yapışmıştır. Günümüzde insanların en büyük sorunlarından biri bu kendine güvensizlik yapamam korkusu. Bu yüzden her geçen gün artan psikolojik rahatsızlıkların temelinde bu yatıyor.

‘’Kalbimize duvar örmek yani kapalı bir kutu gibi yaşamak.’’

Dışa kapalı, çevreye duyarsız, yardımsever olmayan, aşırı bencil, korkularıyla yüzleşmeyen ve sayamadığım bir çok örnek.

Sorgulamak gerek kendimizi, inanın mücadele etmeden bir şey elde edemeyiz.

Ağır bir kış atlattık hepimiz.

Biliyorum..

Üşüdük, titredik ve en önemlisi soğuk yatağımızda tek başımıza uyuyuverdik.

Soğuk kış aylarından sonra belki de insanı en sevindiren baharın gelmesi oluyor. Baharın gelmesiyle ağaçlar rengarenk çiçekleri ile renk cümbüşüne katkı sağlıyorlar. Yeşilliklerin tekrar belirmesi, havaların ısınması, çiçeklerin ve böceklerin ortaya çıkması hepsi de baharın müjdesini verircesine etrafı şenlendiriyorlar.

Bahar gibi ya da baharı müjdeler gibi olmalıyız daha doğrusu olmalıydık.

Ama ne yazik ki günümüzde yaşadığımız dünya ve içerisindeki koşullar buna izin vermiyor.

Eski neşelerimiz yok artık, insan yirmili yaşlarına gelince hayata farklı pencereden bakıyor kendi adıma söylemek isterim yaşadığımız koşullar bunu gerektiriyor ya da monoton bir hayatı kendi ellerimizle seçiyoruz.

Tabi bahaneler tükenmez, belkide kendi kendimizi avutuyoruz.İyi bir insan olmak çok zor bunu kabul etmemek aptallıktır zaten ama imkansızda değil, başarabiliriz. Neden ölü toprağı üstümüzden atmayalım. Kendimizi artık küçük görmeyelim, kahramanlarda halkın içinden çıkar bilirsiniz filmlerden. Gerçek hayattan uyarlanan filmlerde var hani.

Mübalağa yapıyorum belki zannımca, daha doğrusu karamsar olmak istemiyorum.

‘’Bizler soğuklara alıştık, alıştırıldık.’’

Ah o lanet sistemler ve lanet devrimler.

Biraz geçmişe gitmek gerek mesela 18.yüzyıl İngilteresi Sanayi devrimine…

El tezgahlarından fabrika sistemine, tek tek üretimden seri üretime geçilmiş, insan emeğinin yerinede makineler yerini almıştı. 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'den başlayarak diğer Avrupa ülkelerinde sıçrayan Sanayi Devrimi bence insani değerlerin yokolma sebeblerinden biridir.

Sanayi devrimi Kapitalizm akımını tetikleyen unsurların başında gelmeside beni şaşırtmıyor. Kapitalizm 18.yüzyılın sonunda Britanya’da çıkmasıda bu varsayımı doğrular nitelikte.

18.yüzyıl sonunda İngiltere’den Amerika’ya göç eden ingiliz zengin aileler, o yıllarda Amerikan rüyasını görmeye başlamıştı sanırım.

Ne de olsa ‘’Büyük Britanya’’.

O yıllar kölelik dendiği vakit akla gelen ilk ülke İngiltereymiş.

“Sanayi Devrimi”nin önce İngiltere’de gerçekleşmesinin temel sebebide bu zaten. Afrika’dan köle taşıyan gemi sayısı çok fazlaymış öyle ki Liverpool limanı tamamen o gemilerle doluymuş.



Aynı İngiltere’de olduğu gibi Amerika’da aynı şekilde köle ticareti yapan öncü ülkelerdenmiş.
Amerika’nın yerlileri olan Kızıldereliler köle sınıfına düşürülünce,uzun yıllar Kapitalist çıkarlar doğrultusunda çalıştırılmak zorunda bırakılmışlar. En sonunda Kızılderelilerin içinden biri çıkıp ‘’ne oluyor’’ dediği vakit Kızılderelileri öldürme kampanyası yapılmış.

Amerika 50 milyon civarında Kızılderili katletmek suretiyle tarihin belki de en büyük soykırım suçunu işlemiş.

“En iyi Kızılderili ölü Kızılderili’dir” inancı çerçevesinde 50 milyon Kızılderili öldürüp arazide ve sanayide çalıştıracak işçi bulamaz olunca, Afrika’ya yönelmiş.

Özel olarak bu iş için tasarlanmış gemilerle Afrika’dan Amerika’ya köle sevkiyatına başlamış. Milyonlarca insanı vatanlarından koparıp köleleştirdiler. Neyse ki Sanayi Devrimi köle gücünü hafifletince, köleliğinde yıllar sonra adı değiştirilmiş ve yerine ‘’İşçi’’ adı verilmiştir.

Bu günlere gelindiğinde ise aslında bizlerin birer ‘’modern köle’’ olduğunu anlamamız aslında zor değil. Monoton bir hayat sunan modern kölelik Kapitalist düzenlerin bize arada sırada vermiş olduğu mutluluk çubuklanı yani İngilizce değimiyle ‘’joystick’’lerini ellerimize alıp oynamamız bizi bazı sıkıntılarımızı unutturup göz boyamaktan başka bir şeye yaramıyor.

Mutlu olduğumuzu kanaatimce zannediyoruz.

İnsan çabuk kandırılan bir varlık, duygu yoğunluğu çok kısa sürede değişiyor biz insanların. Arka plan umrumuzda değil ne gösterilirse inanan bizleriz.

Baharın gelişinden bahsetmek isterdim ama içimdeki karamsarlık buna izin vermedi.

21 Mart demiştim Gece ve Gündüz eşitliği…

Evren demiştim mükemmel bir düzen…

Bunlara rağmen doğanın kusursuzluğunu gözlerimizle görürken, evrenin mükemmel işleyişini hissederken.

İşte anlatmak istediğim asıl meseleye inebildim.

Hayat kusursuzu yazar; insan ise asla kusursuz oynayamaz.

Çok canlar yaktılar, insalığın geleceğiyle oynadılar.

Son yüzyıldır bizler soğuklara alıştık alıştırıldık. Hayretle izliyoruz kendimizi ve çevremizi her gün değişen ruh halimiz bunun birer kanıtı sanki.

Haber kanallarındaki günlük cinayet haberleri çiğnediğimiz sakızımız,katledilen masum çocuklar ise aparatımız mı kardeşim ?

Hepimiz sorulduğunda çok duyarlıyızdır ‘’like’’ yapmayı çok severiz paylaşmak ise görevizi yaptığımızın birer kanıtı sanki.

Ne günlere kaldık arkadaş. Demiştim ya hani ‘’modern köle’’ bizler işte tamda buyuz…

Hissiz,ruhsuz ve duyarsızsız varmı itirazınız !

Kendi kendimizi görmezden geldik tıpkı Ahmet’in eline sopa verip ‘’al vur ötekine’’ demiş gibi.

Mart’ın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırması gibi mi desem acaba.

Bakalım gelecek bizlere ne gösterecek.

Bir sabah kalktığımızda güneş tepemizde ahenkle dans ederken, tenimizde bıraktığı sıcaklık hissi bizlere ‘’İşte Bahar Geldi’’ dedirtecek mi?

Belki bir gün diyebiliriz kimbilir…

4 yorum: Yorum Var!

  1. değişik bir yazı olmuş bünyamin bey ben çok beğendim devamını bekliyorum :)

    YanıtlaSil
  2. elinize sağlık çok beğendim." köleliğin adı işçi olarak değiştirilmiş" tam yerinde bir tanımlama olmuş. yeni yazılarınızı okumak üzere hoşçakalınız ;)

    YanıtlaSil
  3. Demet Taşdemir@ İnş devamı gelecek sağol :)
    Kreatif Baskan@ Çok teşekkür ederim ilgi alakanız için beğendiyseniz ne mutlu bana, yazın geçmişim olsada blog dünyasına yeniyim arkadaşlar ısrar ettiler gel dediler köşemize şeref ver bende kıramadım :) sizinde yazılarınızı takip etmek çok isterim görüşmek üzere iyi akşamlar.

    YanıtlaSil
  4. çok çok güzel ayrıca dergi bir harika ...

    YanıtlaSil