Dolunayları Saymak


"Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. Oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir. Kişi buna dikkat ederse ve yeterince dolunay geçmişse 'artık yakında öleceğim' demeye başlar. Ondan sonrada ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa bir süre sonrada gerçekten ölür."

Kızılderili bunları söylediğinde Erich Schuermann da dolunayları saydığı için pişman olmuş muydu acaba? Ya da bu kadar hızlı yaşayıp da her şeye geç kaldığını düşünmüş müydü?

Bunları sorgularken yatağımda şöyle bir doğruldum. Kitabımı ilaç şişleriyle dolu komodinin üzerine bırakırken saatin 5’e geldiğini gördüm. Güneş doğmaya başlamış olmalıydı. Perdelerin kapalı olmasına üzüldüm. Yavaşça çekmeceyi açtım yıpranmış, yırtılmış eski zarfı çıkardım. Daha da yırtmamaya özen göstererek o iki değerli parçayı elime aldım.

Yeni yaşımın mumlarını üfleyen bana baktım, altı ya da yedi yaşındaydım. Sadece annem ve ben vardık ve birde elleriyle donattığı kocaman bir masa. Masanın üzerinde en sevdiğim çörekler, kurabiyeler… Geç saatte gelmiş olmasına rağmen hiçbir şeyimi eksik etmemişti yine, kırmızı fiyonklu hediye paketime kadar her şeyim tamdı. Zaten kendi boynunu büker de benimkine dokundurtmazdı. Avrupa’ya gideceğimi söylediğimde gecelerce ağlamış, yasımı tutmuş ama buna rağmen;

"Hayat koca bir çınardır sende kendi ağacını yetiştireceksin" demişti, tüm güçlülüğüyle. Sana orada tek tük yazmış hep bir iş hep bir bahane ile ziyaretine hiç gelmemiştim. Öldüğünü duyduğum vakit bile seni uğurlamamıştım. O zorlu veda da seni yalnız bıraktığım için beni affedebildin mi acaba? Sesin hala kulaklarımda çınlıyor, duvarlara çarpıyor ve sözlerindeki o anlam beni sarıp sarmalıyor. Haklıydın anne. Hayatım koca bir çınardı, dalları vardı. Birbiriyle kesişmeyen farklı gökyüzlerine çıkardı. Tırmandım durdum, kimi zaman yoruldum… Gökyüzüne hiç ulaşamadım. Belki de hep gökyüzündeydim de farkına varamadım. Bir damla yaşın eşliğinde fotoğrafı zarfa geri koydum.

Ve o hafif çekik gözlerinle yine bana bir şeyler anlatmaya çalışan seninle buluştum. Bense yine dalıp gitmiştim o gözlerde… Omuzlarına doğru kıvrılan siyah saçların yüzünü çevrelemişti. Her an sağ elinle kulağının arkasına itecek gibiydin. Güzel gülen genç kadına, çok geç tanıdığımı çok erken kaybettiğimi bildiğim o gülüşe, tekrar baktım. İlk tanıştığımızda yine aynı gülümseme ile 'merhaba' demiştin bana. Hayata küçük adımlar attığım oysa büyük işler başardığımı sandığım yıllardı. Zamanın bana gelmesini beklemez onu yakalamak için koşardım peşinden. Sürekli bir acelem vardı, nereye olduğunu bile bilmediğim bir yetişme çabası… Bu hengamenin içinde tanımıştım seni. Hep aynı sokaklardan geçer, hep aynı dükkanlardan alışveriş yapardın. Karşılıklı çaylarımızı içer, uzun uzun sohbet ederdik. Hep bekledim, seni sevdiğimi söylemek için. Önce okul bitsin dedim sonra iş bulalım, birazda rayına otursun derken aşık oldun birine ve gittin… Geç kalmışlığıma yandım içtim de içtim…

Bir tek aşka mı geç kalmıştım?

Oysa daha neler neler kaçırmıştım. Ama yaşamıştım işte öyle ya da böyle… Hep çok vaktim varmış gibi düşünür bazense hiç olmadığına üzülürdüm. Şimdi ise biliyorum, çok az zamanım kaldı. Hem de bir dolunay daha sayamayacak kadar az.

4 yorum: Yorum Var!

  1. Gerçekten çok etkileyici bir hikaye ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ayşe Öztürk3 Nisan 2015 00:59

      çok teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Engel olmak için düşünmemek gerekiyor sanırım. Düşündükçe hep geç kalıyoruz geçmişe ve geleceğe...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ayşe Öztürk8 Nisan 2015 15:26

      ve bu geç kalmışlığın neticesinde zamanın kaosu içinde akıp gidiyoruz bizde...

      Sil