Şehir-ler

İçine doğduğum şehir… Küçük, içindeyken boğucu. İnsanları yeniliklere çok açık değil. İçine doğduğum gri şehir. İçindeyken, yaşarken çırpınmaktan/debelenmekten yorulduğum şehir. Bilgisizliğin aslında nimet olduğu şehir. Öğrendikçe daha çok acı çektiğim şehir. Senden gitmek için o kadar çok çırpındım ki arkama dönüp baktığımda şaşırıyorum bu halime. O kadar çok bağırdım ki aynı cümleleri ciğerlerim yırtıldı sanki. 

Kendimi bulduğum şehir. Evim dediğim yerden çıkıp geldiğimde yirmi yaşındaydım. Dönemdaşlarımdan iki yaş büyük, arkadaşlarımdan yirmi yaş küçük. İlk geldiğimde doğduğum şehre çok benziyorsun diye burun kıvırmıştım sana. Zaten şehirleri birbirine benzetme huyum vardır. İçinde kaybolmak istediğim kaosa sahip değildin üstelik. Beklediğim şehrin arkasında bir hayal kırıklığı olarak kaldın uzun zaman boyunca da. Bir süre sonra da sen bana dönüştün ben de sana. Yaşadıklarımın çok fazla geldiği zamanlar oldu oysa. Ben taşradan gelmiş küçük bir kızdım. Evet, yaşım büyüyordu ama içimdeki çocuk hep küçüktü. İlk astım krizimi sende yaşadım mesela. “Kaybettim.” hissi o kadar baskındı ki ne zaman nefessiz kaldığımı hatırlayamıyorum bile. Hiç geçmeyecek sanıp vazgeçme ile nefes almaya çalışmak arasında debelendim durdum tüm gece boyunca. Kapalı telefonlar, garip şahıslar, son-lu yazılar, hep gürleyen gök ve alt kattaki odadan gelen şehvetli sesler… Çok geç değildi oysaki. Sanırım bina sahibi sevgilisiyle erken ayrılmıştı ve çok para kazanmak isteyen görevli-arkadaş kapıdakileri sırayla odaya almaya başlamıştı. O da geçti, ölmek o kadar kolay değildi. O kadar çok düşüp kalktım ki seninle, dizlerim paramparça oldu. Acının en yoğunu, yalanın en kuyruklusunu öğrettin bana. Beş parasız kaldığım zamanları saymıyorum bile. Ne çok şey yaşadık birlikte. Çoğu zaman doğduğum şehri özledim. Ani kararlar alıp gittim senden ama koşarak da geri geldim hep. Çünkü sen ben olmuştun ben de sen. Ne olursa olsun, ne kadar acıtırsan acıt evimdin. Bir gün yine gitme kararı aldım. Bu kez temelli. Küçüktün, sevimliydin, sıcaktın, evdin benim için. Ama bazen eksiktin. Senin suyunda fazla ilerleyemiyordum. Büyük denizlere ihtiyacım vardı. Gittim. Çok ağladım oysa o kararı verdiğim günden sonra. Hala da üzülürüm. Çünkü seni sevmiştim.
Yaşamaya geldiğim şehir… Sevdiğimi bıraktıran şehir… Alışamadım hala sana. Geldiğim şehirde eksik olan şey sende vardı. Tek gelme sebebim de buydu zaten. Hayatta kalmak için de çalışmam gerekiyordu bir de, para kazanmam. Ne çok iş aradım. İşverenlerinin ne kadar da tok ama bir o kadar da açgözlü olduğunu gördüğüm şehir. Neden insanların da senin gibi? Birilerine yaranabilmek için birbirlerini harcıyorlar? Herkes herkesin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Oysa tek ihtiyacımız birazcık sevgi. 

Güya hayata atıldığım şehir. Bana ne çok şey öğrettin sen. Kavuşmayı, vazgeçmeyi, ikiyüzlülüğü, doğru bildiğimin doğru bildiğim şeyin arkasından koşmak olduğunu, duyarsızlaşmayı… 

Her köşe başında dilenen insanlar görürdüm. Ne çoklar diye geçirirdim içimden. Ne çoklar ve de ne görünmezler! Neden kimse dönüp bakmıyor? Meğer şehir seni duyarsızlaştırıyormuş. Görmemeyi öğretiyormuş. “Ne çoklar, her köşe başındalar, hangisi doğru söylüyor, hangi birine yardım edeceğim?”miş. Görmemek, duymamakmış. Kalbinin acımamasıymış. 

Zaman mı değişti yoksa ben mi büyüdüm? Neden görmüyor artık gözlerim? Şehir-ler mi büyüdü yoksa ben mi küçüldüm? Neden ağlıyor hala çocuklar?

Kalbimi hangi köşe başında bıraktım?



Elif Ayvaz | www.izlerseslervedegoruntuler.blogspot.com | ayvazelif10@gmail.com

5. Sayının Tüm Sayfaları

0 kişi mesaj bıraktı:

Yorum Gönder